30 Mayıs 2012 Çarşamba

Trophy Wife

Kendimi suçlu hissediyorum. Hem de çok. Kişisel gelişim zamanımda, tam olarak sevdiğim, istediğim şeyi bulmak için bana tanınan bu zamanda, içimde sadece ve sadece suçluluk duygusu var. Yıllarca hep bir amaca yönelik çalıştım. Derslere çalış ki, okul bitsin, aktif ol ve çalış ki üniversite zamanı hem mezun ol hem tecrübe edin. Hemen bir işe gir ki, yüksel sonra daha iyi bir işe gir. Bir amacım olmazsa bir hiçim hissiyatı teee ne zamandan beri var. Amsterdam sonrası ‘işi bırakacağım, hiç birşey yapmayacağım ve sadece denize gireceğim’ dediğimde, tanıdık tanımadık herkes ama herkes deli olduğumu düşünmüş ve beni kınamıştı. Bense, o yıllarda ‘gerçekten bu hayatta ne üreterek mutlu olurum’u bulamamış, ama sadece kendim olarak (sanırım bunun açıklaması; sürekli denize girip, tembellik yapıp, insanlarla sohbet etmek ve fotoğraf çekmek) yaşamıştım. Sonra para bitti, tekrar işe dönüldü, sonra hayal kurulup Bodrum’a gelindi falan filan derken son durak Güney Afrika’ya gelip iş kurmaya kadar uzadı olay. En son Ertug ile ‘biz iyisi mi beraber çalışmayalım, karı-koca olarak kalalım’ a karar verince, ‘Süs eşyası eş’ kategorisine yükseldim. Yükseldim mi, bilmiyorum. Bana pek yükseliyormuşum gibi gelmiyor. En yakın arkadaşlarımdan biri, bana göre, dünyanın daha iyi bir yer olması için deli gibi uğraşıyor. Kendine ayıracak 2 dakikası olmadığı gibi, iş için seyahat etmekten ve herşeyleri daha iyi yapmaya çalışmaktan en yakınlarına sadece birkaç saat vakit ayırabiliyor. Bazen sabahları erkenden uyandığımda, onu benden 2 saat önce uyanmış, önünde liste yaparken görüyorum. Bir başkası, doktora yapmak için komşu ülkeye gitti. Bu arada devam eden 32 tane projesini bırakmayıp, iki ülke arasında mekik dokuyor. Onu sürekli arabalı vapur ile yeşil şehre giderken telefonda yakalıyorum. Arada mucize olup, karşılaşıyoruz. Bana bile yetişiyor. Buradaki en yakın arkadaşlarımdan biri, yıllar yılı oluşturduğu işinin artık kendisi olmadan da yürüyebilmesini sağlamaya çalışıyor, maalesef yetiştirdiği insanların hiçbirinin kendisi gibi çalışmadığını görerek. Akşamları, pazarları hala ofiste görüyorum onu. Hep birşey yetiştirmeye çalışıyor. Kendine ayıracak 1 dakikası bile yok. Yeni eve taşındık, ev sahiplerimiz Sırp. Karı-koca savaş sırasında kaçmışlar, arkalarına bakmadan da burada hayat kurmuşlar. Adam doktor, kadın eski eczacı-yeni dükkan(lar) sahibi, iki çocuk yetiştirmişler, ve hala durmuyorlar. Durmak ne demek, adam kliniğindeki hasta sayısını ikiye katlamaya çalışıyor, kadın yeni dükkanlar alıyor; yeni ev alıp, o evin içerisinde orkide çifliği, büyük bir odun fırınında yapacakları yeni yemekleri pazarlama gibi projelere hazırlanıp, çocukların tenis kariyeri için bir klüp alıp işletmek gibi fikirlerden bahsediyorlar. İnsanlar durmuyor. Sürekli üretiyorlar. Benim 3 gündür yaptığım en üretken şey bu yazıyı yazmak. Bozcaada’da Özcan hanımı gördüm. Sabah beni erkenden denize götürdü. En son gördüğümden beri hiç değişmemiş. Ne kadar iyi geliyor ona oranın havası suyu diye düşünüyorum. Sırrını soruyorum: ‘Sürekli çalışmak Lalecim, hiç durmadan üretmek genç kalmanın en büyük sırrı’. TR’den döndüğümden beri, yeni açılan Anatoli Express’e takılıyorum. Resim çekiyorum, fikir üretmeye çalışıyorum, yeni getirdikleri begonvili dikmeye yardımcı oluyorum. Bu arada, benim onlarla çalışmamı isteyen bir yere teklif bile verdim. Ama sonra herşey durdu. Şu anda, evde çamaşır, bulaşık organize eden, akşamları yemek yapan, geri kalan zamanda da Roland Garros’u seyreden bir ev kadını oldum. Haftada iki tenis oynayıp, son yaptırdığım testlerden sonra çıkan bilimum metalleri ve toksinleri içimden atmak üzere uygun besleniyorum. Bol bol okuyorum. En azından bu iyi bir gelişme. Sevdiğim şeyleri yapmaya çalışırken, kaosun olmadığı, kendime ayırabilecek zamanımın olduğu bu dönemde şunu farkettim; para değilse bile, sonuçta ürettiğim, elle tuttuğum birşey olmaması beni kendimle karşı karşıya getiriyor. Dün aklıma geldi. Annem, yıllarca ‘okuyun kızım, bileğinizde altın bilezik, mutlaka okuyun’ diyip bizi okula yollarken, üniversite masraflarımı öderken, bugün benim böyle ‘varolmayı haketmeye çalıştığım’ bir dönemden geçtiğimi söylesem ne derdi acaba? Şimdi anlıyor musunuz neden bu kadar suçluluk duyuyorum?

18 Mayıs 2012 Cuma

Kruger Park

Birikti. Hem de nasıl birikti. İçimde birikti, ruhumda birikti. Yazma zamanı. Biraz gri, aşırı gerçekçi 40 yaş yazısı ardından sözüm vardı. Keyfin ön plana çıktığı bir yazı yazacağım diye. Kruger Park’ta geçen müthiş bir kutlamadan sonra farz oldu yazmak, halen devam eden güzel ruh halimi. Insanlar, beraberlikleri uzadıkça birbirlerini daha iyi tanıyorlar, bu kesinleşti. Bana, dilediğim herşeyin olabileceği bir doğumgünü teklif etsele ve liste yaptırsalardı, ancak böyle bir organizasyonu hayal edebilirdim. Ertug’nun organizasyonu ile Jo’burg’da başlayan uzun yol seyahati ve yolda gördüğümüz güzellikler, Kruger Park’ın girişi ve heyecanlı bekleyişimiz, hayatımda bugüne dek kaldığım en güzel otelle devam etti. Otelin kapısında bizi karşılayıp eşlik eden çalışanları, tam bize detaylı açıklama yapacaklardı ki, otelin bir göl kenarında olduğunun farkına varıp suyun öbür yanında otlanmaya ve suda oynamaya gelen filleri görünce nasıl bir yerde olduğumuza inanamadım. Güney Afrika’da bulunduğumuz süre içerisinde, yaptığımız tüm Safariciklerde kovalayıp topu topu 2 tanesini görebildiğimiz fillerden bir sürü, aha da burnumun ucunda su içiyorlardı. Kız bir sürü şey anlattı, anlattı ben ‘ama filler, bi dakka, çok yakın’ şeklinde 4 yaşındaki çocuk misali şakkada şukkada fotoğraf çekiyordum. Kış beklerken 29 derece ile karşılayan havada, nasıl mayolarımız getirmediğimize yanarken, bizi odaya götürdüler. Evimizden büyük suitimizi, görmemişler gibi gezerken, balkon kapısı açıldı ve ta daaaaa, bize ait bir havuz. Kızı odadan kovalarcasına çıkarıp cup havuza atladık. Pek cup olmadı tabi, soğuk su biraz ama, elimizde kristal bardaklarla şerilerimiz yudumlayarak üşüme hissini yok ettik. Hemen durum analizi yapmaya başladım, 2 gün buradaydık sadece, bu süre içinde şömine yakılıp karşısında oturulacak, havuz başında veya içinde dergi okunacak, küvette zaman geçirilecek, yatağın tadı çıkarılacak. Günde 2 Safari ve diğer aktiviteler de göz önünde bulundurulursa zamana karşı yarışacağız!! Öğlen yemeleri davullarla haber verilirken, Safari’ye gitmeden ranger (korucu denebilir sanırım) bizi gelip odadan alıyor, çünkü kaldığımız otel tamamen doğal ortamında, etrafı tellerle falan çevrili değil, hayvanlar da serbest olarak dolaşabiliyor. Normalde insandan korkan hayvanlara zarar vermemek için aslında bu önlem. Olur da panikle hayvana saldırmayalım diye. Bir tane akşamüstü başlayıp karanlıkta biten, bir de sabah güneş doğmadan başlayıp kahvaltıdan önce Safarimiz var. Toplamda da 4 kere tadacağız bu zevki. Hangi birini anlatayım ki? Güzelim üstü açık Defender 4x4 lere bindikten sonra, savanada geziyor olmanın keyfini mi, gördüğümüz tüm hayvanları büyük bir keyif ve gururla anlatan rangerımız Hali ve iz süren Musa’yı mı, bize büyük 5‘ten en az 3‘ünü gösterme inatlarını mı, gördüğümüz tüm hayvanların ciplere ‘bayağı hızlı koşan, gaz çıkaran ama zararsız bir hayvan türü’ olarak bakmalarını mı? Yoksa sadece Discovery kanalında görüp burnumun ucunda cereyan eden olayları mı? Gece karanlığında aslanların avlanması ve üzerine projeksiyon tutulmuş vaziyette, flaşlarla onun yemeğine ortak olmamız ilk safarinin en önemli olayı idi. Bu arada aslan kral, poposunu yayıp oturuyor, dişiler avlarına pusu kurup, bütün işi yapıp, beyefendiye sunuyorlar. Kimseyle de paylaşmıyor yemini. Böylece Aslan Kral’daki imajı gözümde puff diye sönüverdi. Akşam dönüşte yemek müthiş bir müzik ve inanılmaz sunum içerisinde geldi, ardından bana özel bir pasta ile son buldu. Çalışanların hepsi, avazları çıktığı kadar yüksek şarkı söyleyip ‘doğumgünün kutlu olsun Laleeeeee, kaç yaşında oldun Laleeeeeee’ diye daha önceden hiç duymadığım bir nakaratla geceyi bitirdiler. Koşa koşa odaya gitmek gerekti ardından. Küvet kullanılacak! Sabah 530’a kurulan saat, kapıdan alınıp ortak alana götürülüş, biz gözlerimizi açamadan 32 dişleri ile gülümseyip çay, kahve sunan ekip ve 6’da safariye çıkış. Savana sabahleyin uyanırken bir başka güzel, gün batımında bir başka. Hayvanların meraklı bakışları, sürü halinde tembellikleri sırasında gidip geliyoruz. Kah karşımıza kocaman fil çıkıyor bağırarak yoldan çekilmelerini sağlıyoruz, kah bufaloların yanına girip sinekleri kovalamalarını izliyoruz. Bize herşey büyülü geliyor. Bu güzellikleri kaydedebilecek makina yok beyinden başka. Bir de tabi anlıyorum insanlar niye en az 4 değişik objektif ile geliyorlar buraya. Sabah kahvaltımızdan sonra çok özel bir aktivite var: Çalılıkta yürüyüş. Yani yürüyerek Safari! Mutlaka yapmamız lazım. Hem ne olabilir ki, yıllardır yapılan birşey. Hali bize, safarinin tarihinden, esas büyüsünün savanayı yürüyerek geçmek olduğundan bahsediyor, atalarının nasıl iz sürücüler olduğunu, şu anda telsizlerle ve ciplerle yapılanın bu işe hazsızlık olduğunu savunarak anlatıyor. ‘Peki’ dedim ben, Alman ekollü, her şeyi bilmek, hazırlıklı olmak zorunda olan zat, ‘hani etrafta aç aslanlar var ya, onlar karşımıza çıkarsa ne yapacağız?’. Hali güldü: ‘Bir arada kalıp bağıracağız onlar kaçarlar’. Türküz ya; ‘ya kaçmazlarsa?’ ‘Elimdeki tüfekle beynine nişan alıp öldüreceğim!!!’ Şimdi burada iki problem var. Birincisi bu lafı söyledikten sonra tüfeği kaldırınca içinden kurşunlar döküldü ve ‘uuups, pardon’ gibi birşeyler geveledi. ‘Ben iyi bir nişancı değilim ama çok iyi iz sürerim’ diye de bizi rahatlatmaya çalıştı, kendince. Ama esas problem şu. Savanada gezerken, Kruger’in yüzlerce yıllık, kıtanın binlerce yıllık geçmişini hissettikten, hayvanları doğal hallerinde gördükten sonra, onlardan birini öldürülmesine sebep olmak hazmedilesi birşey değil. Hali bana ‘e tabi, başka çare yok o mu sen mi’ diye sorduğunda bile ikilemde kaldım, yani onun evi, ben gelmişim istila ediyorum, benim olmayan bir yerde yürüyorum, sanki doğal adalet, o kalır ben artık allah rahmet eylesin, diye düşündüm içgüdüsel olarak. Doğa insanı çarpıyor biraz. Güzelliği ile, doğallığı ve o çok özlediğim adaleti ile. Neyse, Hali hiç bu güne kadar birşey olmadı hadi düşün ardıma dedi, başladık takibe. Birbirimize çok yakın yürüyoruz, 4 kişiyiz, ve çok sessiz olmamız gerekiyor. Demeye kalmadı, en tehlikeli olduğunu söylediği hayvanlardan biri ile karşılaştık: Bir Hipopotam. Düşünün, yürüyoruz, yakındaki sudan rahatsız olan bir Hipo koşarak çıkıyor. Yüreğimiz ağzımıza geldi. Pembe göbişi ve koca vücudu ile çok sevimli gözüken Hipo, meğersem Hali’nin bile en korktuğu imiş. Yürüyoruz, yürüdükçe gözümüz ve ruhumuz alışıyor. Ben artık hayvanları Hali’den önce görmeye başlıyorum. Hepsi durup bakıyorlar, sonra da kaçıyorlar. Genelde geyik cinsleri. Sonra Zebra sürüsü ile karşılaştık. Ertuğ ile hayatın saçma sapan temposuna takılıp, kim ya da ne olduğumuzu kendimize hatırlatmak için kullandığımız bir cümlemiz vardı: ‘Biz Kamboçyaya gittik’. Artık ona yenisini ekledik: ‘Biz Zebraların yanından yürüdük!’ Bir saat sonra döndük odamıza. Akşama bir tane ertesi sabah son safarimizi yapıp ayrılacağız bu cennetten. Tek leopar kaldı göremediğimiz. İlk geldiğimiz gün hava atıyorlardı, ‘ay sabah da 8 tane leopar sürüsü gördük, genelde yalnız takılırlar ama..’ diye. 3. safarinin sonuna doğru hala ben görmeyince, kendilerine görev bildiler ve karanlıkta ne yapıp edip çalıların arasından çıkıp, 2 cipe rağmen istifini bozmadan yürüyüp, su içen ve bana hayatımın en güzel resimlerinden birini veren, dünyanın en yakışıklı, en cool leoparını buldular. Sabah safariden sonra, bir başka rotadan Jo’burg’a dönüşe geçtik. Yolda otoyola vardığımızda bizi kaza dolayısı ile kapalı bir yol ve son 140km’yi 5 saatte geçebildiğimiz bir son bekliyordu. Ama hiç birşey bu güzel tecrübeye ve hayatımda geçirdiğim en güzel duğumgünü kutlamasına gölge düşüremedi. Bir tek, şömineyi yakıp da keyfini çıkaramadım suitimizde. Ama onu da şimdi yeni evimizde yapıyoruz. O da bir sonraki yazıya.

18 Nisan 2012 Çarşamba

40 yaş ve ben

Not: Bu yazıya bir müzik eşlik etseydi Carlos Kleiber ile bu ederdi:
http://www.youtube.com/watch?v=bqtPVEuAbzM



40’a basmaya günler kala bulutlar yoğunlaştı. Bu bulutlar sanırım 23 yaşımdan beri var. Geriye dönüp düşündüğümde hep o yaşa geliyorum. Orada kalmak istediğimden belki. Naif, hala ‘dünyada istediğim herşeyi gerçekleştiririm’ duruşunda, güvenmeyi bilen, mutlu uyanan, içten gelen tükenmek bilmeyen bir enerjisi olan, hastalıklarla, mücadele ile karşılaşmamış Lale.

Sadece 1 yıl daha öyle kalabildim.

Önce kendimi korkusuzca ve naifçe bir ilişkinin içine attım, ondan yüzüme gözüme bulaştırmış olarak çıktığımda zaten güvenin, enerjinin, mutluluğun sadece kırıntıları kalmıştı. Ayrıca, iş hayatı ile tanışmıştım. O zaman anlayıp çıkmam gerekiyordu. Ama nafile. O kadar yürek, cesaret nerde?

Sonra, anlamadığım şekilde, yıllar uçmaya başladı. Yıllar uçtukça ben daha çok sabitlikten, istikrardan kaçar oldum. Bana iyi gelen şeylerin ne olduğunu hep yanlış değerlendirdim. Değişiklik adı altında, bana çok kolay gelen ‘yer değiştirmelere’ başladım. Ev değiştirmek yerine ülke değiştirdim, dostlarım, bana iyi gelenler arkada kaldı. Hep birşeylerin etkisinde kaldım. Durup dinlemedim içimi, hatta duymamak için sürekli hareket ettim.

30’lu yaşların başında önüne benim de geçemediğim bir umutsuzluk süreci başladı. ‘Hayır bu değil, benim istediğim yaşantı, burası benim ait olduğum yer değil’ duyguları çıkmaya başladı su yüzüne. Gene dinlemedim kendimi. Anlayamadım. Başklarında aradım cevabı, hep de sordum. Bir süre boyunca hayatımda bana yakın olan insanları da ciddi olarak baydım. Ta ki, bunun içinden çıkamayacağımı, derine inmenin beni çok sıktığı sonucuna varıp, laylay loy yaşama kısmına gelene kadar.

2005 yılı, işi bırakıp, cebimde para ile fütursuzca yaşadığım tek yıldı. Beni olduğum gibi seven, ilgileri için mücadele etmek zorunda olmadığım, üstelik de dünyanın en güzel yemeklerinin olduğu, denizinde sabahları yüzümü yıkadığım, arabamın bagajında gardrobumu bulundurduğum o uzun yaz, geriye dönüp baktığımda, kayıtsız şartsız mutlu olduğum tek dönemdi. Bana da yansımıştı bu mutluluk. Zayıftım, sağlıklıydım, hergün denize giriyordum, fotoğraf çekip kaldığım otelin müşterilerine hediye ediyordum, müzikle dansedip, domatesin tadını çıkarıyordum. Kendim olabildiğim, hafif olduğum son yaz oydu işte.

Sonra hastalıklar başladı. Bu beni bir anlamda daha güçlü yaptı ama hevesimi de kırdı. En yakın dostum demişti annemin hastalığını öğrendiğim gün bana ‘hayat hiçbir zaman eskisi gibi olmayacak.’ Doğruymuş. Ümidimi kaybetmek istemesem de, zaten bu hastalıklar olmasa da önceden beri gelen ‘kaçınılmaz gerçekler’e hiç hazır değilim. Olamayacağım da. Son 5 senedir bunun yarattığı, korku-ümitsizlik-karamsarlık duyguları içine bıraktım kendimi. Savrulup duruyorum.

Son 7 senedir, ‘birşeyler üretmeli’ konusunda kafa patlatıyorum. Bu kah ilişkime yatırım, kah bildiğim ortamlarda çalışmak, kah bileklerimi kesebileceğim derecede sıkıldığım şirketlerde çalışmak oldu. İlişkiye yatırım işe yaradı, evlendik. Kafalarımızın uyduğu bir beraberlik yakalamıştım. Ama ikimizin de ihtiyaçları farklıydı. Bunu anlamam 7 yılımı aldı işte. Kendime yapmam gereken yatırımı ilişkiye yapınca, bugün, 40’a günler kala hala bir yere varamamış hissediyorum kendimi.

Tüm kalbimle pozitif olmak, bulunduğum yerden mutlu olmak istiyorum. Ama özümü ararken hala bir yere varamamış olmak, geçmişten gelen bir takım davranışların tekrar etmesi ümidimi kırıyor. Tanıyorum bu Lale’yi. Ve değişmesini istiyorum. Anlamı yakalamak için her zaman yaptığım gibi radikal kararlar vermek değil, yolumu bulmak istiyorum.

40 yaşımdan istediğim bu işte. Yolumu bulmak.


Neler mi öğrendim bunca zaman?

-Önce sen varsın. Bir kere bunu düşünerek yaşarsan, sonucunda belki birşeyler yakalayabilirsin.
-Seni mutlu eden yerlere sık sık git. Mümkünse oralarda yaşa.
-İnsanların senin hakkında ne düşündüğüne önem vermeyi bırakırsan, anlayacaksın ki hiç düşünmüyorlar bile.
-Annenin ve babanın onayını almak, onları mutlu etmek hiç mümkün olmayacak. Uğraşma.
-Dünya iyi bir yer değil, doğru. Küçük de olsa bunu değiştirmek için birşeyler yap, ve bunu düşünmeyi bırak.
-Azı için asla evet deme. Sen ne hakettiğini biliyorsun.
-Dostlarının, gerçek olanların, yanından asla uzaklaşma.
-Önceliği hep ailenden yana kullan.
-İlişkide asla karşıdaki için birşey yapmaya çalışma. Herkes kendinden sorumlu.
-‘Her anın tadını çıkarmak’ bir efsane. Yapamıyorum diye üzülme.
-Bil ki, seni herkes, her zaman, her ortamda satabilir. Hayalkırıklığı eskidi artık. Takılma.
-Büyük ev zor. Küçük evlerle yetin.
-Eşya biriktirme. Kitap hariç.
-Müziği hayatından eksik etme.
-Güneşi takip et.

15 Nisan 2012 Pazar

Birgül ve Can Güney Afrika'da!

Uzun zaman oldu yazmayalı. Kafamda yazacaklarımı biriktirdim lakin birkaç kategoriye bölmezsem yazı hiç bitmeyecek.

Türkiye’de ailemle ve can dostlarımla geçirdiğim vakitler ayrı bir yazı, hatta kitap konusu. Eee, yakında bir 40’a girme olayı var o da benim kafamı karıştırıyor yeteri kadar. Ama bugün Birgül ve Can’la Güney Afrika’da geçirdiğimiz haftadan bahsedeceğim.

Can 13 yaşında. Onun hayatının çoğu sırasında ben hep başka bir yerlede yaşadığım için, beraber geçirdiğimiz vakitlerin az ama öz olduğu yeğenim. ‘Kız halaya oğlan dayıya’ söylemine dayanarak, bana bazı konularda hayret edici derecede benziyor. Hatta bende olmayan ama hep edinmek istediğim bir takım özellikleri şimdiden kapmış vaziyette. Beni ailemde değiştirmeye çalışmadan, yargısız, olduğum gibi seven tek fert. Ben onun kadar yargısız olamıyorum henüz. Onu ve içindeki kişiliği görüp, nasıl bir insan olabileceğini gözümde canlandırıp, bazı şeyleri empoze etmeye çalışıyorum. Oysa bu hayatta zarar görmeden, minimum yara ile devam etmesi için, benim müdahele etmeye çalıştığım yerlerin değişmemesi gerekiyor. Bizden küçüklere hep aynı şeyi yapma eğilimimiz var. ‘Bize göre’ doğru olmayan şeyleri değiştirmeye çalışmak...

Birgül, şikayet edip söyleneceğimi bile bile 2 büyük bavulla geldi. Benim hayatımda hiç hard-cover denilen sert bavulum olmamıştır. Bana başlı başına ağır ve büyük geldikleri için baştan elimine ederim onları. Özellikle ‘çok fazla birşey getirme, burada herşey var bende’ yorumlarıma rağmen 2 büyük bavul gelince, bu sefer bavul seçimine taktım. ‘Adam başı bir bavul tamam da bunlar çok büyük, ben sana küçük bavul vereyim’ söylemine giriyordum ki, baktım karşıdan savunma, karşı iddia gelmiyor sustum. İyi ki de susmuşum. 2. bavulun akıbeti akşama belli oldu. Birgül, 40.yaşıma girerken özel bir hediye düşünüp, sonra etkilendiği bir fikri uygulamaya karar vermiş ve 40 tane hediye getirmiş! Ağzım açık bavullardan birine bakarken olayı en güzel Can özetledi: ‘Lale, bana bile böyle birşey yapmadılar, düşün!!!’

Bütün gece tek tek hediyelerimi açtım ve artık bu fikri benim bile geçemeyeceğimi düşündüm. Birgül beni süprizler ve hediyeler konusunda alt etti. Üstelik, bir seyahate 2 kişi yarım bavulla gelmeyi becererek. Şah-mat!

Paskalya zamanı, Cape Town’da hep yağmurlu geçermiş bu bir gelenek dediler. Birgülle Can geldikten sonra 2 gün hiç durmadan yağmur yağdı. Dolayısı ile ‘Cape Town’da yaşamak’ konulu günlük aktivitelerle başladık. Old Biscuit Mill pazarına gittik, üstü kapalı büyük alışveriş merkezine girdik (ve kitap alıp çıktık) ve yağmuru atlattık. Seyahatin en önemli kısmı, Can’ı mutlu edecek yemekleri bulmamızdı. Zavallı Birgül bir kere sushi yiyebildi, 1 kere de yeni deneyip memnun kalmadığımız deniz mahsülleri restoranına gidebildi. Geri kalan zamanda, Can pizza, biz de bulabildiğimiz proteini yedik.

Baktım yağmur durmayacak, ikinci gün yağmura rağmen şarap bölgesine gittik. İlk durak tabii ki Spier ve baykuşlar, çitalardı. Paskalya dolayısı ile çoğu bildiğimiz çiftliğin kapalı olması bizim yepyeni ve muhteşem butik bir şarap çiftliği keşfetmemizi sağladı. Glenwood’da hepimiz biraz şarap içtik, sonra ver elini Franschoek ve Reuben. Can ilk başta, menüsünde tanımadığı balık ve ördek yemeklerini görünce hafif bir şok yaşadı ama sonrasında ‘çocuk’ menüsünde hamburger görünce yüzüne gülümseme yayıldı. Kah yağmurlu, kah güneşli şarap günümüzün sonunda, 5 dakika kala Drakenstein adlı ‘yaralı aslanlarını kurtaran ve onlara bakan’ bir parka gittik. Hepimiz ilk kez beyaz aslan görüyorduk. Lakin ben Aquila’da aslanların direk yanına kadar girdiğim, ve o sırada dişi aslan kalkıp bana doğru yürüdüğü için, 2 elektrikli tel arkasında aslan görmek beni çok etkilemedi (bir de Kruger’da Safari yapmış insanları düşünün!) Fakat Birgül ve Can’la Aquila’ya gittiğimizde kalabalıktan bunaldığını düşündüğüm aslanlar uzak bir köşede bir arada durup kıçlarını bize döndükleri için Drakenstein aslan parkı seyahatimizin en özel anısı olarak kaldı.

Ben ilk Güney Afrika’ya geldiğimde, Özlem bizi öyle bir gezdirmişti ki, arka arkaya hergün yeni birşeyler görmekten başım dönmüş, ve bu ülkeyi ‘dramatik bir güzellik’ diye tanımlamıştım. Buraya Afrika demek çok zor, o yüzden olabildiğince yola çıkıp, kırmızı-sarı savana renk kombinasyonunu görmek, Ümit burnuna gidip gemicilerin zor hava şartlarında neler hissettiğini hayal etmek, yolda babunlarla karşılaşıp vahşi hayata yaklaşmak, penguenlerin davranışlarını izlemek, alışveriş merkezinden dönerken fokların olduğu iskeleyi hayretle izlemek, ve günlük yaşamın bu kadar içinde olan doğanın tadına varmak gerekiyor. Ve tabii ki buranın esas yerlileri zencilerin yaşadığı yerleri yakında görmek. Yoksa burası da bir başka iklimi güzel Avrupa şehri gibi.

Babunların arabamızın üstüne çıktığı Ümit burnu yolu, penguenler, fillerin bize gösteri yaptığı ve buffaloları -nam-ı diğer minibüs şöförleri- yakından görebildiğimiz Aquila seyahati ile hayvan sevgimizi pekiştirip, şehrin güzelliklerine geçtik. Kirstenbosch botanik bahçesi çok sıcak bir güne denk geldi, sonbaharın ortasında bir yaz gününe. Camps bay sahillerine yaptığımız günbatımı turları Can’la Birgülün en favori anları haline geldi. Can paçaları sıyırıp, benimle iddiası sonucu 10 saniye kıpırdamadan suyun içinde kalıp donmamayı becerdi. Fakat bu arada gelen dalgadan kaçmayı unutup, hepimizin zamanında yaşadığı ıslak-pantolonu-çıkar-şu-dükkandan-şort-al tecrübesini yaşadı.

Evimizi, yaşadığımız yerleri paylaşmak, bugüne kadar bahsettiğimiz herşeyi beraber de tecrübe etmek müthiş birşey. Cuma günü döndüler ve evimiz, hayatımız bir anda boşaldı. Hayat boşalınca kafa boşalıyor, kafa boşalınca başka şeylerle doluyor, bulutlar sarıyor heryeri. Cuma günkü TK041 uçuşu ile benden de birşeyler gitti. Şimdi doldurma zamanı.

Gerisini fotoğraflara bırakıyorum...